Bizz'den Haberler

Can dostlar: Dünya yalnız bizim değil, asırlardır beraberiz

Can dostlar için hazırladığımız bu yazı biraz uzunca, çünkü meseleyi her yönü ile ele aldık. Biliyorsunuz yaşamımızın ayrılmaz bir parçası olan hayvan dostlarımızla asırlardır ortak bir yaşamı paylaşıyoruz. Aynı evde, sokakta ve şehirde birlikte soluk alıp verdiğimiz canlarla ilişkimiz geçmişe kıyasla çok daha farklı bir yerde. Günümüzde hayvan haklarının korunması konusu hukuki, etik ve vicdani açıdan önem kazanırken, insanlık olarak doğaya ve hayvanlara sorumluluğumuz olduğunu düşünenlerin sayısı da giderek artıyor.

 

Ezgi Aktaş

 

Can dostlar boşuna denmemiş. Hayvanlar yaşamımızın ayrılmaz parçası ve en yakın dostlarımız. Arkeolojik çalışmalar, insan ve hayvanlar arasındaki ilişkinin çok eskiye dayandığını gösteriyor. Evcilleştirme adı verilen ve daha çok insanın çıkarlarına göre şekillenen ilk yakınlaşmanın tarihi ile ilgili en net bulgular günümüzden on binlerce yıl önceye Neolitik Çağ’a uzanıyor. Milyonlarca yıldır göçer-konar bir yaşam süren, değişen iklim şartları nedeniyle sürekli yer değiştiren insanoğlu, Neolitik Çağ’da nesli için belki de en kritik seçimi yaparak yerleşik düzene geçiyor. Daha önceleri avcılık ve toplayıcılıkla hayatını sürdürürken, Neolitik Çağ’da yabani bitkileri evcilleştirmeyi ve bunlardan besin üretmeyi öğreniyor. İnsanoğlu besin kaynaklarını çeşitlendirdikçe, köpeklerin ataları olan yabani kurtlar da yiyecek için insanla yakınlaşmaya başlıyor ve evcilleştirmenin ilk adımları böylece atılıyor.

 

Köpeğin evcilleştirilmesiyle başlayan süreç, keçi, koyun ve domuz gibi hayvanlar ile sürüyor. Kedilerle olan birlikteliğimiz ise günümüzden 5 bin yıl öncesine uzanıyor. Köpek ve diğer hayvanların aksine, uzmanlara göre kediler kendi istekleriyle insana yakınlaşmış. (Hiç şaşırmadık!) Tarımsal üretimin başlamasıyla ürünlere musallat olan kemirgenleri fark eden şimdiki kedi dostlarımızın ataları hem avlanarak karınlarını doyuruyor hem de yiyeceklerini koruyarak insanlara yardımcı oluyor. Kediler ve insanlar arasındaki kendiliğinden gelişen işbirliği, insanların onları gözlemleyerek eksantrik özelliklerine tanrı statüsü atfetmelerine kadar uzanıyor. İnsanoğlunun tarımı keşfiyle dünyayı ele geçirmeye başlayan kedilerin varlığı, kaşif bir kavim olan Vikingler sayesinde deniz yolu ile kıtalararası boyuta taşınıyor.

 

HAYVANLARIN İYİLEŞTİRİCİ GÜCÜ

 

Dünya yalnız bizim değil dedik. Çünkü binlerce yıl önce karşılıklı fayda sağlamak üzerine kurulan insan hayvan ilişkisi, bugün sevgi ve dostlukla paylaşılan ortak bir yaşama evrilmiş durumda. Günümüzde hayvanlar en yakın dostumuz, aynı yaşamı paylaştığımız arkadaşımız, ailemizin bir üyesi… Geçmişte doğada var olma mücadelesi verdiğimiz hayvanlarla bugün aynı evi paylaşıyor, aynı mahallede barınıyor ve aynı şehirde beraber bir yaşam sürüyoruz. İyi haber şu ki, araştırmalar hayvanlarla insanlar arasındaki koşulsuz sevgi bağının sağlığa da olumlu etkileri olduğunu ortaya koymuş durumda. Kedilerin yaydıkları mırıltılarla insandaki stres ve anksiyeteyi azalttığı, genel ruh halini iyileştiren hormonları tetiklediği biliniyor. 1995 yılında Amerikan Kardiyoloji Dergisi’nde kalp hastaları hakkında yayınlanan bir çalışmada, köpek sahiplerinin köpek sahibi olmayan hastalara göre bir yıl fazladan hayatta kalma olasılıklarının altı kat fazla olduğu sonucuna ulaşıldı. Hayvan destekli terapi dünyadaki pek çok tıp kuruluşunda kronik hastalıklardan psikiyatrik rahatsızlıklara kadar pek çok alanda uygulanmaya başladı bile. Özel eğitimli hayvanlar hastanelerde tedavi görmekte olan hastaları ziyaret edip onlarla zaman geçirerek iyileşmelerine katkıda bulunuyor. Kanserin teşhisinde mükemmel koku alma yeteneğine sahip köpekler bize yardımcı oluyor. Görme engelliler, eğitimli rehber köpekleri sayesinde engellere takılmadan bir yerden bir yere gidebiliyor ve özgürce hareket edebiliyor.

 

Hayvan dostlarımız, asırlardır yanımızdaydı ve beraber aynı doğayı paylaşıyorduk. İnsan uygarlaştıkça hayatını kolaylaştıracak pek çok keşfe imza atarak her gün bir adım daha ilerledi ancak bunu yaparken bir şeyi ne yazık ki unuttu: Doğanın parçası olduğunu. Doğayla mücadele etmeyi, onun kurallarını tamamen değiştirerek hükmetmek zannetmeye başladı. Hayvanları yaşamından uzaklaştırmaya çalıştı. Yine de bugün giderek artan sayıda insan doğadan kopuşun ve doğanın parçası olan hayvanları yok saymanın imkansızlığının farkına varmış durumda. İnsanlık olarak doğaya ve hayvanlara sorumluluğumuz olduğunu düşünenlerin sayısı giderek artıyor.  Asırlık dostlarımızla ilişkimiz artık farklı bir yerde. Geçtiğimiz yıllarda Yeni Zelanda’nın hayvanların insanlar gibi duygusal varlıklar olduğunu yasalaştırması, bunun en güzel örneklerinden biri.

 

UZMANLAR NE DİYOR?

 

Av. Deniz Tavşancıl Kalafatoğlu (İstanbul Barosu Hayvan Hakları Merkezi Başkan Yardımcısı)

avukat deniz tavşancıl“Hayvan hakları konusunda Türkiye’de iki önemli eksiklik bulunuyor. Birinci ve en önemli eksiklik yasalarda. Hayvanlar, ülkemizde ilk defa 2004 yılında koruma altına alınmış olsa da hayvanlar yasalarımızda mal olarak tanımlanmakta. Sahipli hayvan mal olarak görülüyor ve sahipli hayvana verilen zararlarda eylem Türk Ceza Kanunu’nun “Mala Zarar” suçu kapsamında değerlendiriliyor. Faile 6 aydan 3 yıla hapis cezası verilebiliyor.  Sahipsiz hayvanlara verilen zararlarda ise; hayvan mal dahi sayılmıyor ve faile, kabahat kanunu niteliğindeki 5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanunu kapsamında idari para cezası verilebiliyor. İkinci önemli eksiklik ise, toplum olarak hayvana bakış açımızda. Hayvana mal gözüyle bakılıyor, bu nedenle hayvan çok rahat şiddete maruz kalabiliyor. Bu şiddetin önüne geçebilmek için öncelikle hayvana karşı yönelen bu şiddetin hayvanla sınırlı kalmayacağının ve bir sonraki hedefin muhakkak insan olacağının bilincinde olunması gerekiyor. Bu bilinç, vatandaş, hakim savcı ya da milletvekillerine kadar farklı kesimlerde oluşturulmalı. Bu bilinç ayrıca yasalarla desteklenmeli ve yasal düzenlemeler hayvana karşı şiddet eylemlerini en az 2 yıl hapis cezası ile cezalandırılır şekilde yapılmalı. Türk Ceza Kanunu’na maddeler eklenerek, hayvanın vücuduna acı veren, hayvanın sağlığının ve algılama yeteneğinin bozulmasına neden olan her davranışın hayvanı yaralama eylemi kapsamında suç sayılmalı, ertelenmeyen ve para cezasına çevrilmeyen hapis cezaları ile cezalandırılması sağlanmalı.”

 

Zülal Kalkandelen (Gazeteci-Yazar / Bağımsız Hayvan Hakları Aktivisti)

gazeteci zulal kalkandelen“Şu an yürürlükte olan kanun, hayvanları yönelik şiddeti önlemede yeterli değil; aksine teşvik edici bir halde. Öncelikle yasada hayvana şiddet söz konusu olduğunda sahipli hayvan ile sahipsiz hayvan arasındaki ayrımın kaldırılması gerekiyor. Sahipli bir hayvansa sahibi konumundaki kişi dava açabilirken, sahipsiz bir hayvansa 3. bir kişi olarak dava açamıyorsunuz. Çünkü yasa hayvanları mal olarak görüyor. Ortada duyarlı bir canlıya uygulanan şiddet varsa, orada sahipli-sahipsiz hayvan ayrımının kesinlikle olmaması gerekir.  Ayrıca hayvana eziyet edenler yasaya göre “kabahatli” sayılıyor. Yasa, hayvana şiddete Kabahatler Kanunu’na göre idari para cezası veriyor. Örneğin, hayvana tecavüzün karşılığı 625 TL idari para cezası! Üstelik para cezalarını ödemeyenler herhangi bir yaptırım ile karşılaşmıyor. Bu nedenle hayvana şiddet uygulayanlara, tecavüz edenlere (alt sınırı en az 2 yıldan fazla olmalı ki ertelenemesin) ertelemesiz hapis cezası verilmesini talep ediyoruz.  Toplumda şiddetin yöneldiği en zayıf halka hayvanlar. Caydırıcı bir cezası da olmadığı için giderek kutuplaşan toplumdaki nefret, öfke ve sapkınlık en çok onlara yöneliyor. Hayvan sevgisinin çocuklara erken yaşta aşılanması için okullarda zorunlu olarak hayvanları tanıma dersleri verilmeli. Hayvanları tanıyan, onların mal değil, hissedebilen duyarlı canlılar olduğunu öğrenen çocukların şiddete yönelme oranı azalacaktır.”

 

Elif Okan Gezmiş (Klinik Psikolog)

psikolog elif okan gezmiş“Hayvan sevgisinin, özellikle de bir hayvanla birlikte büyümenin çocuk gelişiminde pek çok olumlu etkisi var. Örneğin, araştırmalar bu çocukların özgüveninin diğer çocuklardan daha yüksek olduğunu gösteriyor. Benzer şekilde bir hayvanla arasında bağ kuran çocuklarda empati becerilerinin geliştiğini biliyoruz. Kendisi “gibi” veya kendisinden de güçsüz bir canlıya bakım vermek, kendisini sözlü olarak ifade edemeyen bu canlının ihtiyaçlarını anlamaya ve gidermeye çalışmak, bazen ona kötü şeyler söylese veya onu ihmal etse bile hayvanın onu hâlâ sevdiğini görmek… Bu tür deneyimler çocukların gelişiminde oldukça önemli rol oynar çünkü çocuk hem sorumluluk almayı öğrenir hem de hayvan dostunun sevgisi sayesinde kendisini yalnız hissetmez. Tüm bunlar da özgüveni artıran unsurlar. Özellikle okulda sosyal açıdan zorluk yaşayan çocukların bir hayvanla birlikte yaşamaya başlaması bu açıdan oldukça dönüştürücü bir deneyim olabiliyor.

Pek çok ülkeden farklı olarak kedi, köpek, martı gibi sayısız hayvanla sokaklarda iç içe yaşayan insanlar olmamıza rağmen nedense özellikle sokak hayvanlarıyla ikircikli bir ilişkimiz var. Ben de dışarıda anne babaların küçük çocuklarına bir kediyi/köpeği gösterdiğini, yanına biraz yaklaşmasına izin verdiğini ama dokunmak istediğinde panikleyip uzaklaştırdığını görüyorum. Elbette ebeveynlerin çocuğunu olası tehditlerden korumak istemesi anlaşılır bir durum ama tüm hayvanlara karşı her zaman benzer bir tavır gösteriyorlarsa çocukta da karmaşık bir izlenim uyanıyor: İlginç bulabilirim, yaklaşıp bakabilirim, ama dokunamam. Halbuki dokunmak, sevmek, hayvanlarla kurulacak bağın en kilit öğelerinden biri. Benzer şekilde, eve alınan evcil hayvanlara ağırlıklı olarak ebeveynlerin baktığını, çocukların hevesini alınca sorumluluktan azade tutulduğunu biliyoruz. Bu da yanlış bir yaklaşım. Zira çocuğun sevginin getirdiği bazı sorumluluklar olduğunu öğrenmesi gerekiyor. Çok sevdiği kuşuna, balığına o gün çok yorgun olduğu halde kalkıp mamasını veren veya arkadaşlarıyla daha fazla oynamak varken çıkıp köpeğini dolaştıran bir çocuk, hem hayvanla arasındaki bağı güçlendiren bir tuğla daha koymuş olur hem de aslında ilişkilere dair önemli şeyler öğrenir (yani, örneğin, birini ne kadar çok sevsek de bazen bazı hayat koşullarından dolayı onun ihtiyaçlarını ertelemek isteyebileceğimizi; anne babası eve yorgun geldiğinde onunla oynamaya hevesli görünmemelerinin onu sevmedikleri anlamına gelmediğini). Dolayısıyla anne babaların hayvanları çocuğa bir tür oyuncak gibi hediye etmemesi, eve alınan hayvanların artık ailenin bir üyesi olduğu ve herkesin bu konuda üstüne düşeni yapması gerektiği mesajının net biçimde verilmesi çocuğun hayvanla kurduğu ilişkinin niteliğini de oldukça değiştirecektir.”

 

SOKAK HAYVANLARININ YARDIM MELEĞİ OLUN

 

Bugün Türkiye’nin yüzde 90’ından fazlası şehirlerde yaşıyor. Şehirler büyüdükçe ve kalabalıklaştıkça doğa ile olan bağımız giderek daha da inceliyor. Günümüzde ayağı hiç toprağa değmeden, bir ağaçtan kopardığı meyveyi yemeden ya da bir tavşanın kırda koşmasını izleyemeden yaşamını devam ettiren insanların sayısı azımsanmayacak kadar çok. Neyse ki yaşamı hayvanlarla paylaşıyoruz da tamamen insan ihtiyaçlarına göre düzenlenmiş şehirlerde doğadan tamamen kopmamız böylece engelleniyor. Ancak şehirde hayat can dostlarımız için hiç de kolay değil.  Zor koşullarda yaşama tutunmalarını sağlamak ve iyi şartlarda yaşamalarına katkıda bulunmak hiç de zor değil. Bu konuda gösterilecek en ufak duyarlılık dahi bir can dostu kurtarabilir!

 

Kimsesiz bir hayvanla yaşamınızı paylaşın: Evinizi ya da mahallenizi sahipsiz bir hayvanla paylaşma kararı almak, yıllar süren çok güzel bir dostluğun başlangıcı olabilir. Barınaktan ya da sokaktan (petshoplardan satın almaya hayır!) bir hayvanın bakımını üstlenerek onu yaşatmak, minik dostlarımıza yardım yapılacak en güzel iyiliklerden biri olacak.

 

Sokak hayvanlarının bakım ve tedavilerini üstlenin: Şehirde pek çok tehlike ile yüz yüze yaşam mücadelesi veren hayvanlar için yapabileceğiniz en güzel şeylerden biri, sağlıklarıyla ilgilenmek. Belediyelerin açtığı hayvan bakımevleri ya da özel kliniklerde sokak hayvanlarını tedavi ettirebilir, onları kısırlaştırarak yaşam sürelerini uzatabilirsiniz. Kaza geçirmiş bir hayvanı kliniğe götürerek hayata tutunmasını sağlayabilirsiniz.

 

Bir kap su ve barınak ile hayat kurtarın: Sokağınızın tehlikesiz yerlerine hayvanlar için evler yerleştirebilir, yine uygun yerle koyacağınız yiyecek ve su sayesinde hayatlarını kolaylaştırabilirsiniz. Su ve yiyecekleri düzenli olarak yenilemeyi, yerleştirdiğiniz barınakları kontrol etmeyi ihmal etmeyin.

 

Barınak gönüllüsü olun: Sevimli dostlarımıza evinizi açabilecek olanağınız yoksa barınakları ziyaret edebilir, orada yaşamlarını sürdüren hayvanlara gönüllü aile olabilirsiniz. Barınaktaki hayvanların bakım ve tedavi masraflarına katkıda bulunmak için bağış yapabilir, barınaklara olan ilginin artması için çevrenizdekileri teşvik edebilirsiniz. Barınaklara maddi destek sağlayarak ya da mama bağışı yaparak hayata tutunmalarına destek olabilirsiniz.

 

* Bu yazı Solunum Aktüel’in 2018/3. sayısı için hazırlanmış ve ilk olarak orada yayınlanmıştır.

 

BUNLAR DA İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

 

Akdeniz beslenme modeli ve hareketli bir yaşam tarzı!

Gün içerisinde Beyoncé ile aynı saatlere sahibiz…